11 Kasım 2008 | Şiir | Olcay

Gazel

İnsana çare, merhemden öte yanmakmış

Yana yana etten, cesetten arınmakmış

Yanmaktan korkana sırça köşk az da gelir

Yananın derdi, ateşlerde barınmakmış

Yanmayanı su kesmez, denizler içse de

Yananın nasibi, çöllerde susamakmış

Dert odur ki; aşk, yananı küle çevirir

Aşk elinden dertle oturup ağlamakmış

Yanan, aşkı duyar, nebatatın dilinden

Duy ki; aşk, dertleri elemden dokumakmış

Aşk ne yurt vermiş sevgiliye, ne de mekan

Aşkın hikâyesi, çölde mecnun olmakmış

Visal istemez de aşkla yanan gönüller

Aşk her hasrete vuslat gözüyle bakmakmış

Küpler dolusu içilen meyler bahane

Bir damla aşk şarabında özü bulmakmış

Bin diyar aşıp, onu bulma hevesiyle

Bulduğu an kaybedip, tekrar aramakmış

Güle hasret, gül hayaliye yaşayıp da

Çöl içinde bile gülşende dolaşmakmış

Varlık bin bir parça, toz gibi savrulsa da

Aşk her zerresinde sonsuza ulaşmakmış

Bu yazı için 1 yorum yapılmış.)
18 Temmuz 2008 | Ordan burdan | MgEfendi

Bir Üstad

HAYAT: 1938 yılında Samsun’da doğdu İlk ve ortaöğrenimini orada tamamladı. Şiire ilgisi küçük yaşlarda başladı. Ancak 40 yaşına dek fazlaca dışa açılmadı. 1978 yılından değişik çevrelerde duyulmaya başladı. Başta sevgi olmak üzere hemen her konuda şiir yazmaktadır. Ayrıca taşlamaları geniş çevrelerde bilinip okunmaktadır. Şiirlerinin yaklaşık 40 tanesi Orhan Gencebay tarafından olmak üzere 150 kadarı bestelendi. Bunlardan Rüyalarım Olmasa ve Vurgun adlı şiirleriyle 1990 ve 1991′de yılın şairi seçildi. Her yıl Akçay Şairler ve Bestekarlar Şenliğini düzenleyerek şiire olan katkısını sürdürmektedir.

ESER: Vurgun (1978), Sende Kalmış (2000) ve Kıyamete Kırk Kala (2002)”

Kaynak: http://www.siirevim.com/siir/hayat.html?sairid=58

Kısaca bu şekilde anlatılmış büyük usta… Bazı eserleri de belirtilmiş. Mesela “Vurgun”… Gözlerim uykuyla barıştı sanma diye başlar şair ve etkisi insanda ömür boyu sürecek hisler uyandırır. Kanaatimce sevmenin en uç noktasında yazılabilecek birbirinden güzel şiirler yazmış Cemal Safi. Okudukça dinledikçe kendinden geçiyor insan. Nasıl geçmesin? Bakar mısınız:

Besmele

Hergün biraz daha yoruyor beni
Hasretinle başa çıkamıyorum
Hergece bir yerden vuruyor beni
Sağ salim sabaha çıkamıyorum

Savaşta geçirdim sanki bir ayı
Düşmandan almadım ben bu yarayı
Giderken verdiğin tek sigarayı
Hatıradır diye yakamıyorum

Vicdanın halimi hiç mi sormuyor ?
Küsecek ne yaptım aklım ermiyor !
Zalimsin demeye dilim varmıyor
Tavrına bir isim takamıyorum

Yeterki mektup yaz canımı dile
Yetmezse uğrunda çektiğim çile
Nazar değer diye resmine bile
BESMELE çekmeden bakamıyorum…
 
Cemal Safi

Şiirlerini okudukça şaire olan saygımın artması kadar, bu şiirlerin ithaf olunduğu bayanların da ne kadar şanslı olduklarını fark ettim. Tüm hemcinslerime uğruna böyle güzel sevgililer ve tüm bayan arkadaşlara da böyle sevebilen erkekler dilerim.

Son olarak, rahmetli Zeki Müren’in de seslendirdiği şu şiire bakar mısınız?

İmkansız

Yıldızlara baktırdım fallarda çıkmıyorsun
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa
Pencereden bakmıyor yollara çıkmıyorsun
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa

Zor mu geldi kalbinde bana sevgi saklamak
Yakıp gittiğin yeri dönüp bir kez yoklamak
Değil sabaha kadar seni öpüp koklamak
Seni sarmam imkansız rüyalarım olmasa

Sevmesem özler miyim seni can pahasına
Ne olur bir fırsat ver beni bir daha sına
Adını söyleyemem senden bir başkasına
Seni sormam imkansız rüyalarım olmasa

Düşlerimde incitsem günlerce uyuyamam
Sana değil saçının bir teline kıyamam
Yıllar sonra dönsen de “nerde kaldın?” diyemem
Seni kırmam imkansız rüyalarım olmasa

Yalvarırım mektup yaz beş dakika ayır da
Su serp yanan bağrıma sağlığını duyur da
Yaban gülü gibisin dağda,kırda,bayırda
Seni dermem imkansız imkansız rüyalarım olmasa
Rüyalarım olmasa

Cemal Safi

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
17 Temmuz 2008 | Şiir | MgEfendi

Kanaatkar

Hayat zor ve katlanılmaz ve anlaşılmaz…
Belki de sahildeki kum taneleri kadar ya da
Deniz dibindeki taşlar kadar,
Yani sayısını bilemeyeceğim,
İnsana sonsuzmuş gibi gelen bir çokluktan
Ve büyüklükten bahsediyorum sana.
Okunmuş veya okunmamış kitaplar kadar;
Şimdiye kadar açılmış tüm güllerin yayabileceği
Güzel kokular kadar
Ya da bir insanın tasvir edebileceği bir hudut varsa
İşte o sınırda aklına gelebilecek
Tüm güzellikler senin olsun.
Ve ben o güzelliklerden en küçüğü bile olabilirsem senin gönlünde,
Sevgimi kabul et lütfen
Bu zor hayatta yaşadığın eğlenceli zamanların karelerinde ben varsam eğer,
Bana bunun mutluluğu da yeter…

         Mg

Bu yazı için 2 yorum yapılmış.
17 Temmuz 2008 | Şiir | MgEfendi

Geçmiş

Yalnızlık ta içime işledi yeniden
Sesini duymak istiyorum, yüzünü görmek
Bir de o sıcacık elini tutabilmek.
Aile hasreti kavurur durur zaten hep içimi
Bir de sensizlik dünyayı cehennem eder bana
Gitme bu ateşi kor bırakma
Gel, ne olur dönelim eski zamanlara     

                                             Mg

Bu yazı için 1 yorum yapılmış.)
06 Temmuz 2008 | Ordan burdan | MgEfendi

Yeni Işık

Bir evde ışık yandı,

Kim bilir belki iki sevgilinin

Kavuşma vakti geldi.

            Işıklar sönsün diye bekliyorsun değil mi?

            Ayşe, Fatma ya da herkimsen?

            Emin ol o da onu istiyor.

            Ve sönecektir o ışıklar.

Ama umudum odur ki

Her zamankinden daha mutlu uyanırsınız 

Ve sönen ışıklar,

Yeni bir hayatı aydınlatır.

                 Mg

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
06 Temmuz 2008 | Şiir | MgEfendi

Nefes

Bilir misin iki şekilde nefes alırmışız
Bir biz istediğimizde, düşündüğümüzde
Bir de istemsiz olarak.
Bir nefes, bilirim, hayat için ne de gerekli
Bunun bile iki yolu varmış işte.
Heyhat,
Ben seni sürekli düşünüyorum
İstemli mi değil mi, bilmiyorum.
Nefesim sensin,
Senle hayat buluyorum
              Mg  

Bu yazı için 1 yorum yapılmış.)
22 Haziran 2008 | Şiir | MgEfendi

Taş Gibisin

Sen taş gibisin aslında

Bir akarsuyun dibinde duran.

Ve yaşadığım aşklar

Su damlacıkları gibi

Üstünde akıp duran.

Zamanla netliğini yitiriyor görünüşün

Yosunlar kaplamış kuzey tarafını

Biliyorum güney daha iyi hem sıcak

Ama köken işte

Hiçbir şeyim yok yapacak.

Sapmayayım konumdan

Siluetin orada işte

Tutup çekiyor beni kolumdan

Anılara, mazilere…

Hani bir alıntı yapar da

Söyler dururdum ya sana

“seni bana tutkun gördüm rüyamda

Gençliğine yazık olur güzelim

Çok gemiler battı gönül denizinde

Senin aşkın kayık olur güzelim”

Keşke kayık olabilseydi de

Batmasaydı bu aşk diplere.

Bilirsin gerçi, değeri ölçülemeyecek

İnciler diplerde dizilerek

Manzara olurlar balıklara

Dost olurlar taşlara

Şu taş kalbinle

Taşlaştırdığın kalbimle

Dost bile olamadım sana…

                 Mg

 

Bu yazı için 4 yorum yapılmış.
24 Mayıs 2008 | Ordan burdan | MgEfendi

Ben, Bugün

Sanırım kötü haberin çabuk yayılmasındandır. Belki de benim hissettiklerimdendir; bilemiyorum. Bir şey canımı sıkıyor, içimi kemiriyor. Dostlarla konuşurken rahatlıyor insan, ama dostlarından uzaksa işte o zaman keder artıyor. Şimdi onlardan uzağım ama şanslıyım bir yandan da; bu anlarda ihtiyacım olan şeyler yanımda: Kalemim ve kâğıdım. Korkuyorum onların da beni bırakmasından… Canımı sıkan şeyin ne olduğunu biliyorum. Kendime anlatmakta zorlandığım, sonra da anlamakta zorlandığım ve hepsinden sonra kabullenmek istemediğim gerçekler vardı ortada.   

Hatalarımı tekrarlamıyorum diye düşünürdüm önceden. Meğer tekrarlıyormuşum… Bıraktıktan sonra geri dönmek mi? Başkalarına akıl verirken meğer kendi yeteneksizliğimi fark edememişim. Kim bilir, belki de aşk dedikleri böyle bir şeydir. O gelince akıl gidiyordur…

Gelen gideni aratırdı, aratıyor. Giden geri gelmiyor, arkasından seslenmenin faydası olur mu bilemem. Denemeyeceğim de zaten. Bilmek istemiyorum ya da korkuyorum; ne fark eder ki? Sonuçta kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağayım. Zaten yavaş yavaş gidiyordum bu dünyada ve bu dünyadan, etraf yeşil mi mavi mi? Ne fark eder ki? Yoksun artık, gittin. Ben yavaşça giderken sen koşuyordun, ben sessizlik, huzur derken sen müzik, eğlence diyordun. Radyo gibi bir alet bizden ne kadar da basit bir yapı değil mi? O bile frekansa ihtiyaç duyuyor sesinin duyulması için. Frekanslarımız tutmadı, anlamadın beni ya da ben anlatamadım, sesimi duyuramadım; hem ne fark eder ki?

Yazdıklarım o kadar da açık ve anlaşılır ki sana, daha fazlasını duymaya ihtiyacın olduğunu sanmıyorum. Eğer başkaları da severse seni, varsın sevsinler. Benim kadar çok ya da benden daha çok, orası senin problemin olur artık. Bilmeni istediğim şey şu aslında: sen benim için gerçekten önemliydin, her bakışımda ve her gülüşümde, her sözümde ve her şeyin özünde “seni seviyorum” diyorum sana. Eğer başkaları da severse bu yazıyı ben kendimi ifade ettiğimi düşüneceğim. Seni anlayışsızlıkla suçlayacağım sonra. Bu kadarına da izin verirsin değil mi? Arkandan konuşmayacağım, hayır… Git, gitmeyi istiyorsan; kal, bana katlanabiliyorsan. Sen de zorsun ve zoru seviyorsun, ben de. Kolayı deneyeceksen, sen bilirsin.

            Kendimi bilirim… Böyle anlarda hep uzaklara gitmek istemişimdir. Neden uzaklara gitmek isteriz cidden? Ne bekleriz ki ne ümit ederiz ki uzaklardan? Bize uzak olan bir yandan da başkalarına uzak değil midir? Öyleyse neden düzgün birini bulamıyoruz? Kendimizden de mi uzaklaşıyoruz yoksa uzaklara gidince? Sorular da kurcalıyor beynimi, aşkından zaman buldukça… Bırakın ne olur, bırakın da mantıklı düşünmeye başlayayım. Bırakın da ben olayım, kendimi bulayım…

                                                                                                                                           Mg

 

Bu yazı için 2 yorum yapılmış.
30 Nisan 2008 | Ordan burdan | nergiz

Gözümüzün Görüp de Gönlümüzün Göremediği Sahtelikler

Artık doğruluğundan emin olduğum gerçeklerden bile şüphe duymaya başladım. Neden mi? Nedeni çok basit: Bu sahte dünya, hani klasik bir söz vardır; artık her şey sahte olmuş. Ben bu klasiklere takılıp kalmak istemiyorum aslında. Ama ne yazık ki hayat tamamen bu klasiklerden ibaret. Evet… Gerçekten her şey sahte: aşklar, sevgiler, hisler, davranışlar…Hatta ve hatta gözler bile sahte artık. Zaten gözlerin bile sahte olduğu bir yerde gerçek ne olabilir ki? İçten bir gülüş? Yok artık. İçten bir üzüntü? Evet, o da yok. Peki ya AŞK? Üzgünüm ama o da yok. Ama biz insancıklar her nedense bu sahteliklere o kadar alışmışız o kadar benimsemişiz ki bize her şey gerçek geliyor. Ya da biz öyle algılıyoruz ve gerçek olmasının istiyoruz. Ama olmuyor… Ya da olanlar bizim istediklerimiz değil. Peki, ama neden? Neden bu sahtelikler, neden bu yapmacıklıklar? Niye içten olmuyoruz? İçten olursak kaybedebileceğimiz ne olabilir ki? Aksine kazanmaz mıyız? Daha çok mutlu olmaz mıyız? Bence oluruz. Çünkü bu sahtelikler bizi bir yere kadar mutlu edip bir yere kadar bizi oyalar. Sonra yine mutsuzluklar, yine karamsarlıklar… Eğer mutsuz olmak istemiyorsanız bırakın sahte davranmayı ve izin vermeyin size sahte davranılmasını. Hep gülmeniz dileğiyle ama içten olması şartıyla:):):):):):)

Bu yazı için 9 yorum yapılmış.
24 Nisan 2008 | Ordan burdan | Sabri YILMAZ

Çokuncu Tekil Şahıs

Şu an yazıyorum bunları, tam olarak şu an…

Kurgulamadan, düşünmeden spontane dedikleri gibi yani. Hep garip gelmiştir spontane kelimesi, doğaçlama demek yetmezmiş gibi. Halbuki doğaçlama dediğimizde de “entel” olabiliyorduk bir zamanlar. Ama tüketmişiz o kelimeyi de artık spontane diyoruz. Simultane gibi bir şey işte.

Babam ve Oğlum filminde Fikret KUŞKAN‘ın Çetin TEKİNDOR ile konuştuğu o sahne geldi aklıma birden şimdi. Hani ona bir oda ver baba dediği sahne. Bir gece vakti babasıyla konuştuğu sahne. Sözü toplamaya çalışıp, kafası dağıldığında
“Dur konu bu değildi, ben başka bir şey diyordum, hah tamam ev diyordum” deyip kendini toparlaması gibi. Konu bu değildi, başka bir şey diyordum.

Değişim diyordum mesela, sigarayı bırakmakla bırakamamak arasında sıkışmış çırpınan biri olarak, sigara değiştirmek bile öksürtür insanı. Ya hayat? Değiştirdiğimiz her yeni argümanda bir öksürükle kendini dışarı attırıyor her değişim. Neden bu kadar zor diye sorgulamıyorum artık. Dört duvar arasına sıkışmışlığı. Daha çoçukken boynumuza takılan bu kısıtlama, bu olmamışlık. “Olmayacak duaya amin denmez” dediler hep. “Böyle gelmiş böyle gider” de cabası zaten.

Zaten bir konusu yok deyince insan aslında yine bile sıkıştırıyor kendini bir alana, çok mu dağıtıyorum konuyu diye. Neden? bu sınır koyma içgüdüsü boynumda yıllarca iz yaptığı için mi ? Bilmem.

Bilmediğim o kadar çok şey varki diyorum bazen. Hani megalomanlık dedikleri bu olsa gerek, namütevazı bir tavır yani. Birine ukala deseniz kızar mesela. Ama megaloman dediğinizde hafifletilmiş oluyor bu durum.

Kendini dev aynasında görmek derler ya. Aynada gördüğüm ben, çoğu zaman benden bir başkası gibi geliyor. Bir gördüğümde işte bu dediğim adam bir gördüğümde ezikçe duruyor. Elini açmış sanki benden merhamet dileniyor. Acıyorum ona elimi uzatıyorum istediklerini vereyim diye. O da nesi, elini açan benmişim meğer. Acıyorum kendime acınacak haldeyken.

Hep bir yerlere geç kalınıyor artık. Herşeyimiz var(!) cep telefonumuz, bilgisayarımız , internetimiz ama kendi yarattığımız zaman adlı mengenede yine kendimizi kıstırıyoruz akreple yelkovanın her bir dönüşünde. “Biz erken doğmuşuz oğlum” derlerdi eskiden çok duyardım bu lafı artık kimse söylemiyor. Herkes bir yerlere geç kalıyor. Hayata yetişemiyoruz mesela. 24 saatin yetmediği insanlar tanıyorum. Garip.

Hapsolunmuşluk, Hapşırmak gibi bir şey değil sadece başlangıç benzerliği. Hapşırdığında toparlanır insan. ama hapsolunmuşluk yıkar adamı. Ağacı kesen baltanın sapının ağacın kendisinden olması gibi insanı hapseden her şeyi yine insanın yapmış olması sizce de garip değil mi ? Hatta bu kelimeyi o kadar benimsemişiz ki. Fotoğrafın “o anı hapsetmek” ve ” o anı ölümsüzleştirmek” diye iki tanımı var. Ölümsüzlük ve hapis. Bir sayıyı sıfıra böldüğünüzde sonsuza gitmesi gibi, olmayanın her şeyi yapabilmesi gibi. Ölümsüzlük de zamana hapsolmak değil mi?

Şu an yazdım bunları, tam olarak şu an…

Kurgulamadan, düşünmeden spontane dedikleri gibi yani. Beynimin içinde kendimi hapsederken özgür bıraktım bu kelimeleri başka bir olgunun hapisliğinde.

Sabri YILMAZ 24.04.2008 @ 15:30 Eskişehir

Bu yazı için 4 yorum yapılmış.