Şu an yazıyorum bunları, tam olarak şu an…
Kurgulamadan, düşünmeden spontane dedikleri gibi yani. Hep garip gelmiştir spontane kelimesi, doğaçlama demek yetmezmiş gibi. Halbuki doğaçlama dediğimizde de “entel” olabiliyorduk bir zamanlar. Ama tüketmişiz o kelimeyi de artık spontane diyoruz. Simultane gibi bir şey işte.
Babam ve Oğlum filminde Fikret KUŞKAN‘ın Çetin TEKİNDOR ile konuştuğu o sahne geldi aklıma birden şimdi. Hani ona bir oda ver baba dediği sahne. Bir gece vakti babasıyla konuştuğu sahne. Sözü toplamaya çalışıp, kafası dağıldığında
“Dur konu bu değildi, ben başka bir şey diyordum, hah tamam ev diyordum” deyip kendini toparlaması gibi. Konu bu değildi, başka bir şey diyordum.
Değişim diyordum mesela, sigarayı bırakmakla bırakamamak arasında sıkışmış çırpınan biri olarak, sigara değiştirmek bile öksürtür insanı. Ya hayat? Değiştirdiğimiz her yeni argümanda bir öksürükle kendini dışarı attırıyor her değişim. Neden bu kadar zor diye sorgulamıyorum artık. Dört duvar arasına sıkışmışlığı. Daha çoçukken boynumuza takılan bu kısıtlama, bu olmamışlık. “Olmayacak duaya amin denmez” dediler hep. “Böyle gelmiş böyle gider” de cabası zaten.
Zaten bir konusu yok deyince insan aslında yine bile sıkıştırıyor kendini bir alana, çok mu dağıtıyorum konuyu diye. Neden? bu sınır koyma içgüdüsü boynumda yıllarca iz yaptığı için mi ? Bilmem.
Bilmediğim o kadar çok şey varki diyorum bazen. Hani megalomanlık dedikleri bu olsa gerek, namütevazı bir tavır yani. Birine ukala deseniz kızar mesela. Ama megaloman dediğinizde hafifletilmiş oluyor bu durum.
Kendini dev aynasında görmek derler ya. Aynada gördüğüm ben, çoğu zaman benden bir başkası gibi geliyor. Bir gördüğümde işte bu dediğim adam bir gördüğümde ezikçe duruyor. Elini açmış sanki benden merhamet dileniyor. Acıyorum ona elimi uzatıyorum istediklerini vereyim diye. O da nesi, elini açan benmişim meğer. Acıyorum kendime acınacak haldeyken.
Hep bir yerlere geç kalınıyor artık. Herşeyimiz var(!) cep telefonumuz, bilgisayarımız , internetimiz ama kendi yarattığımız zaman adlı mengenede yine kendimizi kıstırıyoruz akreple yelkovanın her bir dönüşünde. “Biz erken doğmuşuz oğlum” derlerdi eskiden çok duyardım bu lafı artık kimse söylemiyor. Herkes bir yerlere geç kalıyor. Hayata yetişemiyoruz mesela. 24 saatin yetmediği insanlar tanıyorum. Garip.
Hapsolunmuşluk, Hapşırmak gibi bir şey değil sadece başlangıç benzerliği. Hapşırdığında toparlanır insan. ama hapsolunmuşluk yıkar adamı. Ağacı kesen baltanın sapının ağacın kendisinden olması gibi insanı hapseden her şeyi yine insanın yapmış olması sizce de garip değil mi ? Hatta bu kelimeyi o kadar benimsemişiz ki. Fotoğrafın “o anı hapsetmek” ve ” o anı ölümsüzleştirmek” diye iki tanımı var. Ölümsüzlük ve hapis. Bir sayıyı sıfıra böldüğünüzde sonsuza gitmesi gibi, olmayanın her şeyi yapabilmesi gibi. Ölümsüzlük de zamana hapsolmak değil mi?
Şu an yazdım bunları, tam olarak şu an…
Kurgulamadan, düşünmeden spontane dedikleri gibi yani. Beynimin içinde kendimi hapsederken özgür bıraktım bu kelimeleri başka bir olgunun hapisliğinde.
Sabri YILMAZ 24.04.2008 @ 15:30 Eskişehir
Bu yazı için 4 yorum yapılmış.